dünyaya kaç peygamber geldi? Bütün peygamberler erkek mi?

Dünyanın her yerine  peygamber gönderilmiştir. Peygamberlerin sayısını bilemiyoruz. Yalnız  hadis  kitaplarında, bir rivayette 124 bin,40  diğer  bir rivayette de  224 bin41  peygamber gönderildiği bildirilmektedir. Hadis usûlü açısından bu  rivayetlerin hepsi  tenkit  edilebilir. Ancak,  ister  124 bin, ister  224 bin olsun,  sayı mühim değildir. Mühim olan  husus şudur: Allah, hiçbir devri  boş bırakmamış, hemen her devirde peygamber göndermiştir.
Peygamberler bir bölgeye  ve belli topluluklara değil,  dünyanın çeşitli ülkelerine,  ayrı   ayrı   mıntıkalara  gönderilmişlerdir.  Nass-ı   kat'î   ile: "Hiçbir   millet   yoktur  ki,   içlerinde,  onları    eğri   yolun    encamından
sakındıran bir  nebi  zuhur etmiş  olmasın."42 buyrulmaktadır.  Kur'ân'ın

bu kat'î  nassı  gösteriyor ki, yeryüzünde hemen her  topluluk içinde  pey- gamber zuhur etmiştir. Bunun  böyle olması  kat'îdir.
40      124  bin  nebi  olduğuna dair   bkz.:  Ahmed b.  Hanbel, el-Müsned
5/265;  İbn Hibbân,
es-Sahîh  2/77;  et-Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr 8/217;  el-Hâkim, el-Müs- tedrek
2/652;  et-Taberî,  Tarihu'l-ümem ve'l-mülûk, 1/95.
41    Bursevî, İsmail Hakkı,  Tefsiru Ruhu'l-Beyan, 2/323;  6/49;  8/215.
42    Fâtır sûresi,  35/24.


Başka bir âyette,  Allah şöyle ferman etmiştir:


"Peygamber göndermedikçe (hiçbir  millete)  azap  edecek  değiliz."43  Yani Allah'  ın peygamber göndermedikten sonra,  bir  cemaati hesaba,  sigaya çekmesi  ve azap  etmesi,  O'nun rahmetinin şümulüne muvafık değildir. Zira O: "Kim zerre  kadar hayır  yaparsa onu  görecek,  kim de zerre  kadar şer yaparsa onu  görecektir." 44 kat'î fermanıyla, hayrın, şerrin  karşılıksız bırakılmayacağını ifade etmektedir. Oysaki,  kendilerine peygamber gön- derilmemiş kimseler, hayrı-şerri bilmediklerine göre,  azap  olacakları da söylenemez. Binaenaleyh Allah  (celle  celâluhu), hayrın-şerrin  hesabını soracağına göre,  demek ki, herkese peygamber gönderilmiştir. Herkese peygamber gönderen Allah,  bu  hükmü: "Hiçbir  millet  yoktur ki, iç-ler- inde  onları  eğri  yolun  encamından sakındıran bir  nebi  gönderilmiş  ol- masın." 45 şeklinde ifade etmiştir.
43    İsrâ sûresi,  17/15.
44    Zilzâl sûresi,  99/7-8.
45    Fâtır sûresi,  35/24.


Şu birbirine bağlı mantık silsilesi  içindeki üç kanuna dikkati çektikten sonra,  şimdi  esas meseleyi arz etmeye çalışayım:  Yeryüzünün hemen her tarafına Allah,  muhtelif devirlerde, ayrı ayrı peygamberler göndermiştir. Bu  peygamberler, bir  kısım  kimselerin zannettikleri gibi,  sadece  Arap Yarımadası'nda da  zuhur etmemiştir. Hiçbir  delile  dayanmadan, bütün peygamberlerin Arap  Yarımadası'nda zuhur ettiğini iddia  etmek,  Kur'ân' ın nasslarına aykırıdır. Aslında biz, ne Arap  Yarımadası'nda zuhur eden peygamberlerin bütününü, ne de dünyanın başka  yerlerinde zuhur eden peygamberleri bilmiyoruz. İster  peygamberlerin sayısı  224 bin, ister  124 bin  olsun,  biz  bunların içinde  ancak,  üçü  şüpheli olmak   kaydıyla, 28 tanesini bilebiliyoruz.

Evet,  Kur'ân-ı Kerim'in bildirmesiyle, Hazreti Âdem'den Efendimiz'e (aleyhimüssalâtü vesselâm) kadar ancak  28 tanesini bildiğimizi söyleye- biliriz.   Bunların  da,   nerelerde zuhur  ettiklerini göstermek mümkün değildir. Hazreti Âdem'in türbesinin Cidde'de olduğu kanaati kavidir. Ancak  bunların hiçbiri  de  sıhhatli değildir. Hazreti Havva ile  Hazreti Âdem'in Cidde'de buluştuklarına dair  rivayetler de  kuvvetli değildir. Binaenaleyh,  biz,  daha başta,   Hazreti  Âdem'in  nerede  peygamberlik yaptığını bilmiyoruz. Birazcık Hazreti İbrahim'i bildiğimizi söyleyebi-lir- iz. Evet, Bâbil ve Anadolu dolaylarında dolaşmış, Suriye'ye gitmiştir. Lut Peygamberin  de,   Sodom,    Gomore  ve   Lut   Gölü   çevresinde  vazife yaptığını zannediyoruz. Medyen'de bulunan Hazreti Şuayb'ı,  Mısır'da neş'et  eden  Hazreti  Musa'yı tanıdığımızı söyleyebiliriz. Hz.  Yahya  ve Zekeriya'nın da  Akdeniz memleketlerinde bulunduklarını kabul  edebil- iriz.  Muhtemelen Anadolu'ya  da  geçmiş   olabilirler…  Meselâ,   Efes'in Hazreti İsa  ve  Hazreti Meryem'le alâkası,  bu  mevzuda fikir  verebilir, ama, bunların hiçbiri müdellel ve kat'î değildir.
Bu yirmi  sekiz nebinin dışındaki peygamberlerin pek çoğunun, nerede neş'et   ettiğini  ise  hiç  bilemiyoruz.  Bundan  anlaşılıyor  ki,  bizim   bu mevzuda bir hükme varabilmemiz kat'i-yen mümkün değildir. Hele  bir de bu dinlerin aslı kaybolmuş, peygamberliğin izi, âsârı  kalmamış ise… Bu  itibarla, peygamber  gelmiş   midir,   gelmemiş  midir?   Herhangi  bir hükme varmamız tamamen imkânsızdır.
Meselâ  Hıristiyanlık ele  alınacak olursa,   ilk  Hıristiyanlık anlayışına ters   olarak,   tarihî   süreç   içerisinde  meseleye  ayrı   bir  vec-he   verildi. Tevhid  anlayışı bütün bütün terk edilerek, onun  yerine  "ekânim-i selâse" anlayışı  yerleştirildi  ve   Hıristiyanlık  bazı   mensupları  tarafından  en büyük  i  hanete  uğradı.  Evet,   onun,   gökten   inmiş   kitabı,   doğrudan doğruya  Hazreti İsa'nın   arkasından  gelenler tarafından  tahrif   edildi.. ilâhî  iken,  beşerîleşti-rildi. Tevhidle gelmişken teslise  alet  edildi:  Kimisi peygamberlerine "Allah'  ın oğlu" dedi  ve o mübareklerden mübarek za- tın mübarek annesine de -hâşâ  ve kellâ— ulûhiyet gerçeğinin bir parçası nazarıyla baktı.  Kimisi  de,  Allah'  ı cisimlerle birleştirdi, cisimlere  hulûl ettirdi ve  sapıklığın en  ürperticilerini irtikâb   etti.  İşte  bu  şekilde   bir mânâda vesenîleştirilmiş Hıristiyanlık akidesi ile Yunanlıların Zeus  ve Afrodit anlayışı arasında  esas  itibarıyla hiçbir  fark  yoktur. Kitaplarını tahrif  edenler de,  tıpkı  Yunanlılar gibi,  büyüklerini ilâh  kabul  etti  ve şirke girdiler.
İnsanlık tarihindeki bütün inhiraflar hep  böyle  başlamış, sonra  da  bu yanlışlıklar, bu  tahrifler sürüp gitmiştir. Şayet  Kur'ân-ı Kerim,  Hazreti İsa'nın,  Allah'ın peygamberi olduğunu, Hazreti Meryem'in de çok azize

bir  kadın  bulunduğunu46   söylemeseydi, kim   bilir   belki   de,   Hazreti Mesih'e  de Hazreti Meryem'e de, Zeus  ve Afrodit'e bakıldığı gibi bakılacaktı…
46   Bkz.: Nisâ sûresi,  4/171;  Mâide  sûresi,  5/75;  Tevbe sûresi,  10/30-31.
Demek    ki,   pek    çok   dinler   var    ki,   insanlar  tarafından  tahrip edildiğinden bunların i lâhîlik  yanı  da  tamamen silinip  gitmiştir. Onun için bugün; şu ülkeye,  şu mıntıkaya, şu topluluğa bir peygamber gitmiş midir,  gitmemiş midir;  kat'î  hüküm vermek oldukça zordur. Kim bilir, (kat'î  bir şey söylenemez ama)  belki de, Konfüçyüs nübüvvetten hissed- ardı.   Dinler   tarihinin  bu   mev-zudaki  beyanı   tatmin  edici   değildir. Hakkında yazılıp   çizilenler   de,  derleme-toplama malumattan ibarettir. Ama  biz, tarihte bir Konfüçyüs, bir Buda'nın var olduklarını ve bunların birer  dinlerinin bulunduğunu  ve  bu  dinlerin çok  kalabalık cemaatler içinde   hükümferma  olduklarını.. şu  andaki  hüviyetleriyle, ilâhî,  fıtrî, tabiî  olmadıklarını, içlerinde yanlışlıkların, tahriflerin mevcut olduğunu biliyor,  bundan dolayı  da,  sığıra  tapma, kendini yakma, altı  ay bir  şey yemeden girip  mağarada yatma gibi acayip-likleriyle bunları din  olarak kabul  edemiyoruz. Belki, bunlar da, birer  hak kaynağa bağlı idiler;  ama, daha sonra  tahrif  edilen  diğer  dinler gibi bunlar da değişikliğe uğradılar ve bir yönüyle din görünümlü beşerî bir sistem  hâline  geldiler.
Eğer  Müslümanlar, dinlerinin  kaynaklarını hassasiyetle korumamış olsalardı, aynı  akıbet  Müslümanlığın da  başına   getirilmek istenecekti. Aslında, dünden-bugüne böyle  bir gayretin yok olduğu da söylenemez. Bir  taraftan  kasıtlı   kimseler,  diğer   taraftan  da   gafil   Müslümanlar, yakıştırma tevilleriyle aynı  şeyleri  yapmak istemektedirler. Meselâ  bir kişinin   içki  içerken,   zina  irtikâp ederken yine  de,  kendini bütünüyle Müslümanlığı yaşıyor  gibi görmesi, amelî  sahada böyle bir tahribin ifadesidir. Hırsızlığı, kumarı, faizi de buna  kıyas edebiliriz.
Konfüçyüs'e "peygamber" diyemeyiz,  çünkü  peygamber  olmayana "peygamberdir"  demek   küfür   olduğu   gibi,    peygamber   olana    da "değildir"    demek    yine     küfürdür.    Konfüçyüs   ve     ülkesi     için düşündüğümüz aynı şeyler,  Avrupa için de bahis mevzuudur. Ama kat'î bir şey söyleyemeyiz. Zira, bir şey bilemiyoruz.
Sokrates için söylentiler vardır, ama, Sokrates'in hayatı  da bize tam in- tikal  etmemiştir. Yahudiliğin tesirinde bir  f ey-lesof  mudur, başka  bir fikir  adamı mıdır?   Tam  bir  şey  bilemiyoruz.  Bazı  düşünürler, onun Yahudilik tesirinde  bir  feylesof   olduğuna  hükmederler. Ancak   tarihî vesikalar,  Sokrates'in  böyle   olduğu  mevzuunda, herhangi bir  kanaat

serdetmemek-tedirler.    Eflâtun'un,    kendisinden    naklettiği    şeylere bakılırsa, Sokrates diyor  ki: "Benim gözüme bazı şeyler görünüyordu
—Halüsinasyon olabilir—.  Bana insanlığın irşadı  için bir şeyler  telkin ediyorlardı. Çocukluğumdan beri,  bütün insanlara, Allah  fikrini  telkin etmek,  onları  Allah'a  tevcih  etmek  için vazifeli  bir insan  olacağımı biliy- ordum… " Binaenaleyh, Sok-rates'in söylediklerinde  şayet  bir  hakikat payı  olsaydı fikre, felsefeye  daha yakın  ve daha uyumlu Avrupa toplu- luğu  için zuhur etmiş  bir peygamber olduğu söylenebilirdi. Dikkat  bu- yurun "Sokrates  peygamberdir." demiyorum. Çünkü değilse  küfre  girer- im. Ama bir ihtimal ile sadece  "olabilir" diyoruz…
Hadisin beyanına göre  124 bin  veya  224 bin  peygamber gelmiş.  Biz bunların nerede zuhur ettiğini bilemiyoruz; ancak  dört  tanesinin yerini bilebiliyoruz. Muhbir-i Sadık  Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi  ve sellem),   her   yerde   bunların zuhur  edebileceğini söylüyor. O'nun bu irşadına binaen size, dünyanın çeşitli yerlerinde, adını  ve sayısını bilemediğimiz bu peygamberlerin zuhur ettiğine dair  bir kısım emareler arz edeceğim:
47   Enbiyâ  sûresi,  21/22.


Bunlardan birisini  bugün Riyad Üniversitesi'nde matematik profesörü, Kerkük  Türklerinden Adil Bey'den  nakledeceğim. Hoca diyor  ki: "Amerika'da doktoramı  yaptığım sırada, yer  yer  Amerika yerlileri   ve zencilerle görüştüğüm oluyordu. Bu kabileler arasında bazen  öyle  dinî prensiplerle karşı  karşıya kaldım ki, bu prensipler aynen bizdeki ulûhi- yet  akidesine uyuyordu. Meselâ:  "Allah'ın  eşi ortağı  yoktur. Çünkü iki ilâh  olsa  idare  karışır…  " diyorlardı ki, bu,  hemen hemen "Eğer  yerde, gökte  Allah'tan başka  tanrılar olsaydı, ikisi de  (yer  de  gök  de)  bozulup gitmişti."47âyetinin mânâsını ifade  ediyordu. Eğer  bu  hakikati zencilere bir    peygamber   fısıldamasaydı,  bunu   kendi    kendilerine   bilmeleri mümkün değildi. Yine  bu  zenciler  "Allah  doğmaz, doğurmaz." diyor- lardı  ki; bu  da  ancak  aydınlanmış bir  zihnin ifadesi  olabilirdi. Çünkü doğmak, doğurmak beşere  ait bir hassadır ve ihtiyaçtan ileri gelir. Allah böyle şeylerden müstağnidir. Eğer bir peygamber onların kulaklarına bu meseleyi üflemeseydi bunu nereden bileceklerdi? Binaenaleyh, hâlâ  ateş dansları, yaşlıların kesilip   yenmesi ve  daha değişik telakki-leriyle bu iptidaî  cemaatlerde, böylesine derin,   köklü   ve  ancak   mütekâmil  mil- letlerde rastlayabileceğimiz bir ulûhiyet akidesinin bulunması mümkün değildir. Olsa  olsa  bu  onlara, dıştan  bir  nebi  diliyle   üflenmiş, telkin edilmiş bir hakikat olabilir.
48  Tâhâ sûresi,  20/5.


Asrımızın fikir  adamlarından,  ateizmden dönmüş  Profesör Mustafa Mahmud, daha evvel günümüzün modası olarak  materyalizmin hayranı iken,  Kur'ân-ı Kerim'i   tetkik   edip,   İslâmiyet'i  inceledikten  sonra,   180 derece  bir dönüşle küfürden uzaklaşmış ve füze hızı ile mescide ulaşmış birisidir. Mustafa Mahmud bir seyahatinden bahsederken diyor  ki: Afrika'da, Neyam-Neyam ve Maw-Maw kabileleriyle karşılaştım. Neye inandıklarını sordum. Dediler  ki; "Biz öyle  bir  Mâbud'a inanıyoruz ki, gökte  durur,  yerdekileri idare   eder."  Allah  gerçi  gökte  durmaz  ama, öteden beri  "O  Rahmân, Arş'a   istiva  etmiştir  (oturmuş)."48âyet-i ker- imesiyle ifade  edildiği gibi, i lâhî emir  ve hükümler gökten  gelir.  Onun için  nazarlar ve  eller  göklere   doğru  kaldırılır.. ve  gördüm ki,  İ  hlâs sûresinin mânâsını söylüyorlar: "Allah,  her  şey  kendisine dayanan  ve kendisi hiçbir  şeye  dayanmayan bir  varlıktır. O  bir  ana  ve  babadan doğmamıştır. O'nun eşi  benzeri yoktur… " Başka  bir  kabileye gittim. Hâlâ,   yaşlı   ve  hastaları  kesip-yiyor olmalarına  rağmen,  bu  vahşiler, Allah'a   tıpkı  bizler  gibi  inanıyorlardı. Kur'ân' ın  anlattığına yakın  bir tevhid anlayışları vardı.
Şayet  bu  hususlar onların kulaklarına bir  nebi  tarafından fısıldanmış olmasaydı, bunları bilmeleri düşünülemezdi.  Evet  bu  gerçekleri onlara nebiler  fısıldadı. Sonra da âbâ an-ced,  bu asra kadar gelip ulaştı…
Evet, ister  Kur'ân-ı Kerim,  ister  realite,  isterse  tarihî  gerçekler, bizlere, sayısını  tam bilmesek bile, dünyanın hemen her yanına pek çok peygam- berin gelmiş olduğunu göstermektedir.
Bu arada kadından peygamberler gelip  gelmeyeceğini arz  etmekte de yarar   var.  Ehl-i  Sünnet  ve'l-Cemaat'ten,  ulemâ,   fukahâ ve  cumhur-u muhaddisîn  derler  ki,  kadından  peygamber  gelmemiştir. Şaz  olarak rivayet edilen,  Hazreti Meryem ve Hazreti Âsiye'nin peygamberliği meselesi ise,  kuvvetli değildir. Neticede de  şu  hükme varırlar: Kadın- lardan peygamber geldiğine dair  kat'î  bir hüküm yoktur. Esas itibarıyla kadından  bir   peygamberin  gelip-gelmeyişi  de   bir   eksiklik   değildir. Cenâb-ı  Hak bütün eşyayı yaratırken zâid ( + ) nâkıs (-) esası üzerine yar- atıyor.   Müsavi şeyler  arasında  birbirini itme  vardır. Madde parça   ve parçacıkları dahi  eğer  sırlı bir izolasyona tâbi  tutulmasalardı, aynı  yük- leri  taşıyanlar birbirlerini iterlerdi ve  çekirdek de  dağılıverirdi. Esasen patlama  işi   de   bundan  ileri   gelmektedir.  Bunlar   öyle   bir   hesapla yapılmıştır ki, kimi zâ-id,  kimi nâkıs  bu zıtlar,  en küçük âlem olan atom- lardan tutun  da,  ta  nebülözlere kadar  hepsinde aynı  kanun  cereyan etmektedir. Atomların teşkil  ettiği  insan  ise, mikro  âlem  ile makro âlem arasında muvazene kuracak yapıdadır ve normo âlemin  efendisidir.  Ve

insanda da, aynı kanunlar hükümferma-dır. Yani insanda da, artı ve eksi olacak   ki,  birbirini  celp  etsin.   Birinin   şefkati,   zaafı;  öbürünün  gücü, kuvveti bunları bir  araya  getirsin ve  böylece  atomdaki, nebülözlerdeki vahdet gibi bunların aralarında bir aile vahdeti teşekkül etsin.
Kadını  sun'î  olarak  erkekleştirmek, artık  günümüzde, herkesin gülüp geçtiği   ve  zaman  zaman  da  içini  çekip   üzüldüğü  mevzulardan  biri olmuştur. Zamanla kadın kadınlıktan çıkarılıp  bütün bütün erkekleştir- ilince, bu sefer o kendini farklı  şekillerde ifade  etme  arayışlarına girmiş, ailede  âhenk kalmayınca da, ailenin  huzuru kaçmış,  derken çocuklar ana okullarına, kreşlere bırakılmış, anne  baba  da  kendilerine yeni  muhitler aramaya başlamışlardır.
Allah'ın kadın mevzuundaki bu umumî kanunu, bir kadının peygam- ber olup  olmama meselesinde de üzerinde durulmaya değer  önemli  bir husustur.
Ayrıca kadın çocuk doğuruyor. Bu çocuğu  erkek  dahi  do-ğursaydı her hâlde  erkekten peygamber gelmemesi lâzımdı. Çünkü, nübüvvet vazifesini ayda  15 gün  hayızdan dolayı   yapamayacak,  imamete  geçe- meyecek, orucunu tutamayacaktı. Tabiî  bir  de  iohusalık durumu  var… ve  hele  hamile  olunca,  işleri  yürütmesi bütün bütün zorlaşacaktı. Zira çocuğu  karnında veya  kucağında taşırken, sevkülceyş yapacak; insanları idare  edecek;  strateji  tespitinde bulunacak ve fizikî  durumunun  gereği, bütün  boşluklara rağmen, en  önde   bulunması gerekli   olan  bir  insan kadar çelik-çavak hareket edecek…  Bütün  bunlar, kadının peygamber- liğini imkânsız kılan şeylerdir. Evet, bunların kadınlar tarafından, kadın- lara   has   arızalarla  birlikte   yürütülmesinin  imkânı  yoktur.  Efendiler Efendisi  (sallallâhu aleyhi  ve sellem)  de bu hususa dikkati çekmiş  ve on- ları: "Yani dine  ait meseleleri tam  yerine  getiremeyen ve o günkü sosyal
hayat  itibarıyla bazı şeyleri  idrak  edemeyenler."49 diye  anlatmıştır. Evet,
dediğimiz gibi,  neredeyse, ayın  yarısı  arızalı…   Keza,  çocuğu   olduğu dönemde de ibadetleri noksan ve bazı vazifeleri açısından eksik… sonra da  peygamberlik..! Hâlbuki peygamber, muktedâ bih,  rehber ve kusur- suz bir önderdir. Çünkü, herkes  onun  vaziyetine bakıp  durumunu ayar- layacaktır.  Herkes  kadınlığa  ait  keyfiyetleri  de,   peygamberin saadet hanesindeki kadınlardan öğrenecektir.
Buhârî,  hayz  6, zekât  44, iman  21, küsûf  9, nikâh  88; Müslim, küsûf  17, iman 132; Nesâî, küsûf  17, Muvatta, küsûf  2.
İrtikâb:  Kötü bir fiilde bulunma, yanlış bir şey yapma. Muktedâ bih: Kendisine tâbi olunan, uyulan.
Serdetmek: İleri sürmek. Nass-ı kat'î: Kur'ân'ın kesin ifadesi,  hükmü. Vesenîleştirmek: Putperest yapmak.
Kaynak:Asrın Getirdiği Tereddütler

0 yorum:

Yorum Gönder